Batı kültüründe yaşamın sonu hakkında bazı düşünceler*


sayfa1/2
t.ogren-sen.com > Doğru > Evraklar
  1   2

Neye "ölüm" deriz?

Batı kültüründe yaşamın sonu hakkında bazı düşünceler*

Wim Dekkers

Özet

Bu makalede ölüm fenomeniyle ilgili savlar özetlen­miştir. Ölümle ilgili tartışmaların en önemlilerinden biri, Fransız tarihçisi Aries ile onu eleştirenler arasında geçen tartışmadır. Bu makale, bir fenomen olarak ölümün ev­rimi konusundaki bu tartışmayı geniş bir biçimde özet­lenmektedir. Ölümün yeniden tanımlanması konusun­daki tartışma bir başka önemli noktadır. Beyin ölümü kavramı ve tanımı ve onun etkileri etiğin önemli konula­rından biridir.

Anahtar sözcükler: Etik, tıp etiği, ölüm.

Summary

What do we call "death"?

Some reflections about the end of life in our Western culture

In this article, many arguments about the phenome­non of death are summarized. One of the most important discussions on death is the one between Aries, a French historian and his critics. This article widely summarizes this debate about the evolution of death as a phenome­non. The discussion on the redefinition of death is anot­her important point. The concept and definition of brain death and its impact is one of the most important issues in ethics.

Key words: Ethics, medical ethics, death.


Wim Dekkers

M.D., PhD. Catholic University of Nijmegen

Department of Ethics,

Philosophy and History of Medicine, The Netherlands.

Bu yazı Dr. Wim Dekkers tarafından bu ekte yayınlan­mak üzere gönderilmiş orijinal bir yazıdır. Derginin yayın dilinin Türkçe olması nedeniyle. Dr. Yasemin Oğuz tara­fından dilimize çevrilmiştir.

Tartışma, temelde yasalar, düzenlemeler, ahlâk kuralları ve tıp uygulaması bağlamında ölümle ilgili yasal, etik veya tıbbi seçenekler oluşturma üzerine ol­muştur, ölümün kendisiyle, yaşamımız bağlamında onu nasıl düşünmemiz gerektiğiyle ilgili olmamıştır."1

Giriş

Ölüm fenomeninin birçok biçimi, birçok yüzü var­dır. Ölümün birçok tipi bulunmaktadır. Organizma düzeyinde ölümle, dokular ve hücreler düzeyinde olan ölüm anısında ayrım yapılabilir. Doğal ölümden ve yapay ölümden söz edilebilir. En uygun ayrım ise, biyolojik, bireysel ve sosyal yaşamla sağladığı ilişki nedeniyle, fiziksel, bireysel ve sosyal ölüm arasında yapılan ayrımdır. Fiziksel, bireysel ve sosyal ölüm anları çakışabilir, fakat bu gerekli değildir. Bir bireyin sosyal yaşam süreci, onun bedensel yaşamı henüz bi­çimlenmeden, ailenin çocuk istediğine karar vermesi ile başlar. Aynı biçimde, fiziksel ölüm gerçekleştikten sonra da sosyal yaşam bir süre devam edebilir. Çürü­me bedensel kimliği yok ettikten çok sonra bile anılar­da, öykülerde ve bazı durumlarda anıtlar yardımıyla sosyal yaşam sürebilir. Bireysel yaşamın fiziksel ölüm

3P DERGİSİ 1996; 4 (Ek.3)
anındın önce bitmesi de ender bir durum değildir. Ağır demans ya da kalıcı bitkisel yaşam durumları bu­na örnek olarak verilebilir.

Ölümün çeşitli farklı biçimlerine ve ölüm kavram­larına ek olarak, ölüm karşısında farklı tutumlar da bulunmaktadır. Deeding üç "ideal-lipik". kültürcl-tarihsel tutumu şematik olarak birbirinden ayırmıştır3. Bunlar sinisi ile kaderci, girişimci ve kayıtsız tulumlar­dır. Ölüm karşısındaki kaderci tutumun Ortaçağ'da baskın olduğu düşünülmektedir. Buna göre ölüm. ki­şinin kendi yazgısı gibi önüne geçilmez bir fenomen olarak kabul edilir. Zamanı geldiğinde kişi ölür. Giri­şimci tutumda yaşamı uzatma eğilimi vardır; ölümü geciktirmek için olanaklı tüm araçlar kullanılır. 20. Yüzyılın sonunda bugün, bu tutum biz Batılılara ya­bancı değildir. Kayıtsız ya da nötr tutum ölümü ve onun insan var oluşundaki önemini yadsır. Epicu-rus'un bakış açısı bu tulumu abartılı bir biçimde ve başarı ile vurgular. Ona göre bizim ölümle hiçbir ilgi­miz yoktur, çünkü biz var olduğumuz sürece ölüm yoktur ve ölüm ortaya çıktığında ise biz artık yokuz.

Bu makalenin amacı, özellikle sağlık hizmetlerinin ve tıp kuramlarının ölüme yaklaşımı açısından, ölüm­le ilgili çağdaş yaklaşımımıza ve ona karşı tutumuza ışık tutmaktır. Ötanazi, yardımlı özkıyım veya tedavi­nin başlatılması ve sonlandırılması gibi ayrıntılı sorun­ları temel almak yerine çağdaş ölüm imajımızı geniş bir açıdan incelemeye çalışacağım. Callahan'ın görüş­lerinden etkilenerek, ölümün kendisini düşünmemizin ve eğer onda bulunabilecek bir anlam varsa onu bul­maya çalışmamızın gerektiğine inanıyorum1.

Tarihsel bir bakış açısından bakıldığında, benim iz­lenimim, modern toplumumuzda ölümle uğraşma bi­çimimizin oldukça yeni ve benzersiz olduğudur. Ön­celikle, çağdaş tıp alanındaki teknolojik gelişmeler, ağır hastalan canlı tutabilmemiz ve ölümü geciktire-bilmemiz için gereken araçları sağlamıştır. İkinci ola­rak, Batılı girişimcilik biçiminde adlandırdığım etki, yalnızca ölümü geciktirme eğilimine yol açmakla kal­mamış, doğal ölümün olasılıkla çok gecikmiş olarak geldiği durumlarda ölümün hızlanmasını sağlamıştır. Tarihsel açıdan bakıldığında, insanların ölüm karşısın­da tümüyle farklı bir tutum benimsedikleri bir dönem­den söz edilebilir, ölüm karşısında unutulmuş ama anlamlı tutumlar konusunda tarihten bilgi edinebiliriz.

Modern toplumdaki ölüm fenomenini daha iyi an­layabilmek için, öncelikle geçmişte söz konusu olmuş bazı ölüm imajlarından söz etmek istiyorum. Bunun için bir Fransız tarihçi olan Philippe Aries'in (191'i-1984) çerçevesini kullanacağım. Kendisi bu alanda, son yılların en tanınmış yazarlarından biridir. Aries'in yaklaşımının daha sonra değineceğim bazı önemli yöntem bilgisel (metodolojik; ve historyografik sorun­lara neden olduğu gerçeğini yadsımamakla birlikle, onun analizlerinin önemli tanışına alanları açtığına söyleyebilirim. Aries'in görüşünü sunduktan sonra, onun yöntembilgisel yaklaşımı üzerine kısa bir yo­rumda bulunacağım. Daha sonra di ölümün tanımla-rıyla ilgili sorunlara değinip, yazımı çağdaş ölüm ima­jımız konusundaki bazı yorumlarla sonuçlandıraca­ğım.

Ölümün dört görünümü

Wesiern Altitudes Toward Death, (Batılının Ölüm Karşısındaki Tavırları) (1974) adlı kitabında Aries, ölümün dört görünümünü belirler; evcilleştirilmiş ölüm. kişinin kendi ölümü, senin ölümün ve yasak­lanmış ölüm4. Daha sonraki bir çalışmasında, V)c Ho­ur of Our Death (1988), beş ölüm modelinden söz eder. Ancak kabaca analizlerinin etki alanı değişme­miştir5. Bir astronotun uzaktaki dünyaya bakması gibi, o da bin yıllık bir peyzaja bakma eğilimindedir. Re­nim sunuşum onun kinden daha da şematik olacak. Ben, Batı tarihini gözden geçirip, Aries'in çerçevesini sunarken geniş allamalar yapacağım; mezarlar, mezar­lıklar ve mezar yontuları gibi konularla ilgili tüm il­ginç (sanat-) tarihsel ayrıntıları kapsam dışı bırakaca­ğım.

Evcilleştirilmiş Ölüm

"Evcilleştirilmiş ölüm" terimiyle Aries, ölümün bir zamanlar yabanıl olup sonradan evcilleştirildiğini vur­gulamaya çalışmamakladır. Tam tersine, bir zamanlar evcilleştirilmiş olan ölüm günümüzde yabanıllaşmıştır. Ölümün "evcilleştirilmiş ölüm" biçimindeki görünümü yaklaşık bin yıllık bir dönemde gözlenmektedir. Bu görünümün merkezinde, doğanın düzenini ve insan türünün ortak yazgısını kabullenmenin bir türünü gösteren ölümle tanışıklık bulunmaktadır. Bu tutum "memento mori" cümlesi ile özetlenebilir; bu "kendi ölümünü anımsa" gibi bir anlama gelmektedir. Bir başka önemli konu (ve ortaçağ sanatında tekrarlanan bir motif) ölümün kişiselleştirilmesidir. Genellikle ölüm elinde bir kum saati ya da tırpan olan bir iske­let olarak betimlenir. Bazen ölüm, insanların yaşamla-rını vahşice alan bir düşmandır. Kimi zaman da o, ya­şamla, birlikte gitmek için en uygun zaman konusun-da tartışan bir dosttur.

Aries "evcilleştirilmiş ölüm"ün aşağıdaki dört özel­liğini vurgular. İlk olarak, kişi genellikle önceden uyarılmıştır. Örneğin, "chanson de geste"nin şövalye­leri (ortaçağda yazınsal bir tür) öleceklerini fark ede­cek zamanları olmaksızın ölmezler. Pious keşişleri de bu açıdan şövalyelere benzer biçimde davranırlar. Edebiyatta genellikle "ölümünün yakın olduğunu bili­yordu." veya "zamanının geldiğini hissetti." gibi cüm­lelere rastlanır. Uyarı ya doğal işaretlerle ya da içrel bir inanç yoluyla gelir. Bir tür kendiliğinden fark et­me gibidir. Ölmekte olan kimse sonunun yakın oldu­ğunu bilerek ölüme hazırlanır. Kişi ölmekten değil, önceden uyarılmamaktan ve yalnız ölmekten korkar.

İkinci olarak, kişi ölümü yatarak bekler. Bu gele­neksel yatış biçimi 13. yüzyıl Hıristiyan litürjistleri ta­rafından belirlenmiştir, ölmekte olan kişi sırtüstü ya­tar, böylece yüzü her zaman cennete dönüktür.

Üçüncü olarak, ölüm bir ritüel olarak ölmekte olan kişi tarafından düzenlenir ve yönetilir, ölüm ritü-eli sahte davranışlardan ve aşırı duygu gösterilerinden arınmış bir tören gibi sürdürülür. Bu halka açık bir tö­rendir. Ölmekte olan kişinin odası serbestçe girilebile­cek, topluma açık bir yer durumuna gelir. Ailenin,


10

3P DERGİSİ 1996; 4 (Ek.3)
arkadaşların ve komşuların orada bulunması gerekli­dir.

ölümle tanışıklığın bir başka önemli yönü ölü ile canlının birlikte var olabilmeleridir. Bu yeni fenomen çok tanrılı Antikite'de ve Hıristiyanlığın erken dönem­lerinde bilinmemekteydi, ölümle tanışıklıklarına kar­şın onlar ölülere yakın olmaktan korkar, onları belirli bir uzaklıkta tutarlardı. Canlının dünyası ölününkin-den ayrı tutulurdu. 6. Yüzyıldan başlayarak Aries'in "ölü ile canlının karışması" diye adlandırdığı bir deği­şim olmuştur. Canlı ile ölünün birlikte var oluşunun en belirgin anlatımı "ölüm dansı" denilen sanat tarih­sel temada görülür.

Kişinin Kendi Ölümü

"Kişinin kendi ölümü" dönemi 11. yüzyılda başla­mıştır. Bu dönemde ölümle geleneksel tanışıklık orta­dan kalkmamış, fakat kısmen değişime uğramıştır. Ki­şinin ölümle tanışıklığından, giderek dramatik ve kişi­sel bir anlam oluşmaya başlamıştır. Bireysel yaşamla ölüm arasında yakınlığı artan bir ilişki olmuştur. Kişi, kendi ölümünün aynasında kendi bireysel var oluşu­nun gizlerini keşfetmiştir. Aries burada üç özellik be­lirtmektedir.

İlk olarak, Kıyamet'in tanımlanmasından söz edile­bilir. Kıyamet düşüncesi, dünyanın sonu geldiğinde İsa'nın yeniden dünyaya dönmesidir. Bedenini kilise­nin bakımına bırakarak uyuyan ölüler, bu büyük dö­nüşe, yani İsa'nın ikinci kez dünyaya dönüşüne dek dinleneceklerdir. Dünyanın bu son gününde ölüler dirilecektir. 12. Yüzyılda bu tablo değişmiştir. İsa'nın ikinci doğuşunun neden olduğu, kutsallığa dayalı esinlenme ve uyaranlar hemen hemen ortadan kalk­mış ve bireysel yargı düşüncesi ortaya çıkmıştır. Hı­ristiyanlığın erken dönemlerinde iyi ve kötü niyetin değerlendirilmesine ve bireysel sorumluluğa hiç yer verilmiyordu. 12. Yüzyıldan sonra her birey kendi ya­şamının bilançosuna göre değerlendirilmeye başlan­dı. Buna ek olarak, bedenin çürümesi ile fiziksel var­lığın sonu arasındaki ilişkiyi köklü bir biçimde red­detme eğilimi ortaya çıktı. Bu dönemde fiziksel ölümden sonra fiziksel yaşamın sürdüğüne inanılıyor­du. Ölümden sonraki fiziksel varoluşun sonsuza dek değil, yalnızca dünyanın sonuna dek süreceği düşü­nülüyordu. Oysa bu tarihten sonra Kıyamet düşünce­si bireyin özyaşam öyküsü düşüncesi ile ilintilendiril-miştir. Bu öykü ölüm saatinde değil, dünyanın son gününde bitmektedir. Yaşam kitabı ölüm anında de­ğil, dünyanın son gününde, zamanın sonunda kapan­maktadır.

Bu döneme ait ikinci fenomen, ölüm zamanı ile dünyanın sonu arasındaki sürenin sürekli olarak kı-salmasıdır. Bireysel yargılama İsa'nın ikinci kez dün­yaya gelişinde değil, hasta odasında, ölüm yatağının çevresinde yerini almıştır. Bunun sonucunda ölüm konusunda uygun davranışın nasıl olması gerektiği ile ilgili kitaplar yazılmıştır. "Ars moriendi" ("ölme sa­natı") 15. ve 16. yüzyıl ortaçağ yazınının önemli alt türlerinden biridir, ölmek üzerine yazılmış bu küçük el kitaplarının amacı, ölüm saati geldiğinde okuyucu-

suna nasıl davranması gerektiği konusunda yol gös­termektedir.

Üçüncü fenomen çürümüş kadavranın sanat ve ya­zında ortaya konuluş biçimiyle ilgilidir. Fiziksel ölü­mün ve ayrışmanın dehşeti 15. ve 16. yüzyıl şiirinin alışılagelmiş temalarındandır. Ayrışma bireyin başarı­sızlığının belirtisidir. Ortaçağın son dönemlerinde in­sanlar dünyaya yalnızca kısa bir süre kalmak üzere geldiklerinin bilincine varmışlardı. Doğumla ölüm ara­sındaki süre kısa olabiliyordu ve ölüm her zaman va­rolacaktı.

Senin Ölümün

18. Yüzyıldan bu yana Batı dünyası ölüme yeni bir anlam verme eğilimindedir. Bu döneme dek ölümle ve ölüyle tanışık olma durumu vurgulanmaktaydı. Ölüm çoğunlukla ölmekte olan kişinin, yalnızca onun sorunuydu. Bu dönemde ise, insanlar başkalarının ölümüyle kendi ölümlerinden daha çok ilgilenmeye başladılar. Gerçi ölmekte olan kişi hâlâ kendi ölümü ile ilgili törenlerde önceliğini koruyordu; ancak orada bulunanların tutumu değişmekteydi. Her ne kadar öl­mekte olan kişi lider rolünü sürdürmekte ise de, artık çevresinde bulunanlar eskisi gibi pasif, dua eden göz­lemciler değillerdi. Ayrılığın kabullenilemeyişi ile ilgili yeni bir tutum, üzüntünün gösterilmesini ortaya çıkar­mıştır. Geriye kalanlar, ağlamakta, dua etmekte ve ba­zı jestler yapmaktadırlar. İnsanlar yalnızca ölmekte olanın yatağının yanında veya ölenin anısıyla değil, bizzat ölüm düşüncesinin kendisiyle tedirgin olmakta­dırlar.

19. ve 20. yüzyıllarda, sevilen kişinin anısı ve onun kaybı, yas tutma, mezarlar, mezarlıklar ve ölü­me romantik bir yaklaşımdan oluşan yeni bir kült ya­ratmıştır. Aries'e göre 19. yüzyıl yas tutma dönemidir. Geride kalanlar ölen kişinin ölümünü geçmişte oldu­ğundan daha güç kabullenmektedirler. Korkulan ölüm, artık kişinin kendi ölümü olmaktan çok, başka bir insanın ölümüdür. Anı kültünün temelinde de bu duygular bulunmaktadır, ölülerin mezarları, onların ölümden sonraki var oluşlarının sembolü olarak işlev görmeye başlamıştır. Ölüyü aile mülküne gömerek onu evde tutmak, bunun olanaklı olmadığı durumlar­da genel bir mezarlığa gömerek onu sürekli ziyaret etmek yaygın bir istek durumuna gelmiştir. İnsanlar sevdiklerinin mezarlarına bir akrabalarının evini ziya­ret eder gibi gitmektedirler.

Yasaklanmış Ölüm

"Yasaklanmış Ölüm" terimi 20. yüzyılda ortaya çık­mıştır. Bu dönemde ölüm vahşileşmiş ve geçmişte tüm açıklığıyla var oluşunun aksine, yok olmuşlur. 1930-1950 yılları arasında hızla yaygınlaşan düşünce­ye göre ölüm, utanç verici ve yasaklanmış bir konu­ma gelmiştir. Aries'e göre, bunun başlıca nedeni ölü­mün gerçekleştiği yerin değişmesidir. İnsanlar artık evlerinde, ailelerinin kucağında değil, hastanede öl­mektedirler. Hastane, evde sağlanamayan bakımın su­nulduğu yer olmuştur. Hastanede ölüm, artık ölmekte


3P DERGİSİ 1996; 4 (Ek.3)

11

lan kişinin merkezde bulunduğu, yakınlarıyla bir raya geldiği ve yönettiği bir ritüel ya da tören değil-ir.

Cenaze ritüeli de değişime uğramıştır, ölü bedeni-in açığa çıkmasını zorunlu kılacak tüm uygulamala­rı en aza indirilmesine çalışılmıştır, ölümün ortaya çıkışı, olanaklar ölçüsünde komşuların, dostların, meslektaşların ve çocukların göremeyeceği bir biçim-le olmalıdır. Artık koyu renk giysiler giyilmemektedir. Ölü bedeni yakma durumlarında, bu karar yalnızca Hıristiyan geleneğine karşı çıkma isteğinden çok daha fazlasını içeriyordu. Ölü yakma geleneğinin yeniden ortaya çıkışı aydınlanmanın ve modernliğin bir dışavurumu olarak görülebilir. Ancak Aries'e göre. ölü yakmadaki en temel motivasyon yakmanın bedeni yo-ketmenin en köktenci biçimi olmasıdır.

Ölümden bu kaçış, ölü kişiye karşı bir umursa-malazlığa dayandırılamaz. Gerçekte bunun tam tersi doğrudur. Üzüntünün topluluğa dönük dışavurumunun yasaklanması, yalnız ve gizlice acı çekme zorunluluğu, sevilen bir kişinin kaybından doğan travmayı arttırmıştır. İngiliz sosyolog Geoffrey Gorer, ölüm konusunda, sanki o pornografik bir konuymuş gibi, gizli bir anlaşmaya dayalı sessizliğin varlığından söz etmektedir. Ona göre, 20. yüzyılda ölüm bir tabu ol-muş ve yasaklanmış konular arasında birinci sıraya yerleşerek seksin yerini almıştır. Toplum seks konusunda Viktorya çağının kısıtlamalarından kurtulduğu ölçüde, ölümle ilgili unsurları dışlamıştır. Bize ölümü anımsatan her şeyin hemen hemen tümüyle bastırılma-sı söz konusudur.

Aries'in Görüşünün Eleştirisi

Bir zamanlar, Aries'in Batılının ölüm Karşısındaki Tavırları (Western Attitudes Toward Death) adlı kıta­sının kopyalarından birinin kenarına birisinin "geçmi-şe dönük bilim kurgu" diye yazdığını okumuştum. Bu cümle büyük olasılıkla okuyucunun düş kırıklığını dile getiriyordu. Aries'in bu kitapta kullandığı yöntemler yönelik eleştirilerin miktarı düşünüldüğünde, bir bakı­ma bu yorum tümüyle yanlış değildir, örneğin onun anımı Ortaçağ'ların romantik bir yüceltilmesini gösteriyor mu? Şu anda yarı ciddi olarak Ortaçağ'ın eski­den olduğu gibi olmadığını söylemeyi düşünüyorum. Ancak bu yöntembilgisel sorunlarla uğraşmak bu ma­kalenin sınırlarını çok aşacağından, eleştirilerimi iki emel nokta ile sınırlayacağım.

Hollandalı filozof Verhoeven ("anlatılan ölüm", düşünülen ölüm" ve "gerçek ölüm" arasında farklar bulunduğunu belirtmektedir7. Anlatılan ölümü öykü-erde ya da romanlarda okuyabiliriz. Anlatılan ölümün gerçek ölümle hiçbir ilgisi yoktur. "Düşünülen ölüm" se ölümün felsefesidir. Felsefede ölüm, (gerçek) ölü­ne galip gelme biçiminde yansımaktadır. Verhoeven'e göre bu hemen hemen olanaksızdır, ölümü yaşamı­mızla bağdaştıranlayız, ölüm, ussallaştırılarak ne gör­mezden gelinebilir ne de yenilebilir. Gerçek ölüm, günlük yaşamda ortaya çıkan biçimiyle ölümdür: ne ınlatılabilir ne de ona galip gelinebilir. Verhoeven'e göre, Aries "anlatılan ölünV'ü "gerçek ölüm" yerine

kullanarak tipik bir yazınsal hata yapmıştır. Aries'in hemen hemen bütün durumlarda başvurduğu "ölü­mün yakın olduğunu hissetti." gibi cümleler edebi öy­külerden alınmadır. Bir kişinin ya da temel karakterin ölümüne öykücü tarafından karar verilir, bu onu öy­künün dışına çıkarmanın bir yoludur. Aries'in ölme ri­tüeli diye düşündüğü olgu gerçekte yazınsal bir tek­niktir. Böylece Verhoeven "evcilleştirilmiş ölüm''ün anlatılan ölümden, yani yazınsal bir kurgudan başka bir şey olmadığı sonucuna ulaşır7.

Bir başka sosyolog, Norbert Elias, eleştirilerinde daha da köktencidir8. The Loneliness of Dying" (1985) adlı kitabında "tek yanlı tarihsel perspektif"ten söz eder. Elias'a göre, Aries tarihi tümüyle bir tanım gibi anlamaktadır. Onun birbirinin üzerine yığılan gö­rüntülerden oluştuğunu ve zaman içinde büyük adım­larla tümden değiştiğini düşünmektedir. Bu, uyarıcı bir düşünce olmakla birlikte hiçbir şeyi açıklamamak-tadır. Aries'in olayları seçişi önceden tasarlanmış bir düşünceye dayanmaktadır. Eski zamanlarda insanların huzur ve sükûnet içinde öldükleri yolundaki varsayı­mını kanıtlamaya çalışmaktadır. Ancak Elias'a göre, ta­nımlan ikna edici değildir, örneğin, Aries ortaçağ destanlarında şövalye yaşamının yüceltildiğini vurgu­lamaktadır; iyi niyetli ve seçilmiş görüntüler yaşamın gerçekte nasıl olduğundan çok, şairin ve dinleyicisi­nin yaşamın nasıl olması gerektiği konusundaki gö­rüşlerine ışık tutmaktadır8.

Her ne kadar Elias Aries'i şiddetle eleştirmekteyse de, ölüm karşısındaki modern tavrımızı incelerken kendisinin de Aries'in görüşlerinden çoğunu paylaştı­ğını söyleyebiliriz. Elias'a göre yaşlıların ve ölmekte olanların yalıtılması modern toplumlarda gözlenmek­tedir ve bunun, bu toplumların güçsüz yanlarından biri olduğu açıktır. Elias, bu modern toplumların dört temel özelliğini vurgulamaktadır. Bu özelliklerin ölüm imgesini ve "ölümün toplumsal baskılanması" adını verdiği olguya biçimlendirdiğini belirtmektedir8.

Öncelikle bireyin yaşam süresi önemli ölçüde uza­mıştır. Ortalama yaşam beklentisinin 75 yıl olduğu bir toplumda 20, hatta 30 yaşındaki bir kişi için ölüm, or­talama yaşam beklentisinin 40 yıl olduğu bir toplum­da olduğundan çok daha uzaktır. Bir toplumda yaşam beklentisinin uzaması ölçüsünde, bireyin kendi yaşa­mı boyunca ölümü düşünmekten kaçınabilmesinin kolaylaşacağını düşünebiliriz.

İkinci olarak, ölüm doğal bir sonuç olmaktan çok, yapay bir sürecin son basamağı gibi görülmektedir, ölümün bu biçimde yaşanması tıp bilimlerinin ve tek­nolojinin gelişmesi sonucunda önem kazanmıştır.

Üçüncü olarak, modern gelişmiş toplumlar "içsel uzlaşma" denen durumu göreceli olarak daha üst dü­zeyde ortaya koymaktadırlar. Böyle toplumlarda in­sanlar ölüm sürecini düşündüklerinde, öncelikle has­talık ya da yaşlılık sonucu ortaya çıkan ve kişinin ya­tağında huzur içinde ölmesi biçiminde gerçekleşen bir durumu hayal etmektedirler.

Elias'a göre, gelişmiş toplumların dördüncü ve en önemli özelliği bireyselleşmenin üst düzeyde olması­dır. Bu tür toplumlarda genellikle insanlar kendilerini yalıtılmış nesneler gibi, tümüyle bağımsız tek bireyler


olarak görmektedirler. Elias, kişinin kendisini yaşama­sının bu özel biçimine "homo clausus"un kendilik imajı adını vermektedir. Kişinin yalnız öldüğü düşün­cesi, onun yalnız yaşadığı duygusunu vurgulamakta­dır. Kişinin kendi ölümünün görünümü, onun kendi yaşamının görünümüyle yakından ilişkilidir.

20. Yüzyılın sonunda ölüm

İngiliz sosyolog Prior 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarındı Belfast'ta günlük yaşamda, tıp bilimlerinde, tıp uygulamasında ve cenaze törenlerin­de ölümün yapısını incelemiştir. Araştırmacı, modern Batı toplumlarında ölümün gizlenmiş, yalıtılmış, özel­leştirilmiş, bürokratize edilmiş, tıpsallaştırılmış, hasta­nelere kapatılmış ve dehümanize edilmiş olduğunu savunmaktadır9. Ona göre ölüm gündelik bilincin kıv-rımları arasına saklanmıştır. Bu, ölümün tamamen yok olduğu anlamına gelmemektedir. Tam tersine, ölüm bilimsel araştırmalar için önemli bir konudur ve bu durumlarda demografi, patoloji ve sosyoloji gibi çalış­ma alanları için ne gizli, ne de yasaklanmıştır. Bu ne­denle Aries gibi ölümün yasaklanmış olduğunu sa­vunmak yerine, günümüzde ölümün yalnızca nesnel ve bilimsel dil yoluyla görülebilir durumda olduğunu söylemek daha doğru olacaktır9.

Aries'in, Calahan'ın, Elias'ın ve Prior'un düşüncele­rinden ne öğrenebiliriz? Onların görüşlerini ayrınrıla-rıyla tartışmak bu makalenin sınırları dışında kalır. Ancak sonuç olarak üç noktayı vurgulamak istiyorum.

Öncelikle Aries'in dört dönemden oluşan çerçeve­sinin beş dönem biçiminde genişletilmesinin gerekip gerekmediği sorgulanabilir. Bu noktada Callahan'ın "Aries bugün yaşasaydı, ölümün inkâr edilişi ile ilgili olarak yaptığı değerlendirmeyi gözden geçirmek için pek fazla neden bulamazdı." biçimindeki görüşüne katılmıyorum1. Her ne kadar ölüm halen bir tabu sa­yılmakta ise de, bu tabunun çökmekte olduğu yolun­da belirtiler bulunmaktadır, ölmekte olan hastalar ar­tık hastanelerde gizlenmemektedirler. Son yirmi yıldır, ölümle daha uygun bir tavırla yüzleşmek için girişim­lerde bulunulmaktadır, ölüm, toplumda ve özel ya­şamlarımızda giderek anan, geniş bir yer tutmaya baş­lamıştır, ölümün kendisinden kaçıp saklanamayacağı-mızın, onun reddedilemez ve engellenemez bir olay olduğu gerçeğinin yavaş yavaş farkına varmaktayız, ölümle yüzleşmek kendi ölümümüzü kolaylaştırabilir ve yaşamımızı zenginleştirebilir. Dame Cecily Saun-ders tarafından oluşturulan hospice hareketi bu bağ­lamda değerlendirilmelidir. (Hospice: Ölümcül hasta­ların bakım ve takiplerinin yapıldığı kurumlardır. Ç.N) Birçok Batı ülkesinde terminal dönem hastalarına ve ölmekte olan hastalara bakmak üzere hospice'ler ku­rulmuştur. Hollanda'da terminal dönemde ev bakım hizmetleri bulunduğu için hospice hareketine öteki Batı ülkelerinde olduğundan daha az önem verilmek­tedir10, ölüm sürecini daha insanca bir hale getirebil­mek için uzmanlardan yardım görerek çalışmaya gö­nüllü kişilerin sayısı giderek artmaktadır11'12. Cenaze törenleri ile ilgili gelenek de değişmektedir. Sevilen kişi öldüğünde, onun bedenini gömülmek üzere biz-

zat hazırlamak ve onu tabuta evde yerleştirmek yö­nünde giderek artan bir istek bulunmaktadır. Cenaze törenlerinin yönetimi daha insanca bir biçim almakta­dır, özellikle AIDS'li hastaların bu gelişmelere katkısı olmuştur. Son kırk yılda ölü yakma oranında önemli bir artış olmamıştır, ölümü çevreleyen ritüellere ve bunun sonucunda gömme törenlerine ilgi artmıştır. Gömme olgusu ritüel gereksinimini yakma uygulama­sından çok daha iyi karşılamaktadır.

İkinci olarak. 19. yüzyıla dek tıbbın, ölüm imajımı­zın ve ölüme karşı tavrımızın oluşmasında herhangi bir rol oynamadığı söylenebilir. O zamanlar, ölüm anında genellikle hekim bulunmazdı. Şu anda tıp, bu konudaki açığını fazlasıyla kapatmış durumdadır. Bu­gün ölüm. Eskisine göre çok daha fazla oranda tıpsal yönüyle görülmektedir. Yalnızca çok az sayıda insan hiçbir tanı almadan ve belirli (ölümcül) bir hastalık için tedavi görmeden ölmektedir. Zaman içinde tıp, oldukça marjinal toplumsal bir fenomen durumundan en önemli kültürel gelişmelerden biri durumuna gel­miştir. Tıp, hasta ve yaralı olanı iyileştirme sanatı ol­maktan çıkıp, teknoloji yönelimli bir bilim olma yolu­na girmiştir. Bu öyle bir bilimdir ki giderek daha çok günlük yaşamımızın içine girmektedir. Normal ve anormal yaşam süreçlerine karışma eğilimi giderek artmaktadır. Özellikle ölüm üst düzeyde tıpsallaştırıl-mıştır ve tıbbın artan gücünün yaygınlaşması dolayı­sıyla her gün biraz daha fazla etkilenmektedir.

Üçüncü olarak, belki de son 25 yıl boyunca ölü­mün anlaşılması ile ilgili tüm değişikliklerin en önem­lisinin, bizzat ölümün kendi tanımının değişmesi ol­duğu söylenebilir, ölümün tam anının saptanmasına duyulan gereksinim her zamankinden fazladır. Bu ge­reksinim, ölümü (yeniden) tanımlamak için yeni öl­çütlerin bulunması amacıyla araştırmalar yapılmasına neden olmuştur. Geçmişte ölüm anını tam olarak bil­meyi gerektirecek bir neden yoktu. Yalnızca yatağın kenarında durup olacaklar beklenirdi. Bu nedenle, genellikle ölümle ilgili ilk bilimsel, teolojik ve felsefi yazılar ölümün tümüyle bir fenomen oluşu konusunu odak noktası olarak ele almışlardır. Bugün ise, birinin tam olarak ne zaman öldüğünü saptamak önemlidir. Bundan sonraki bölümde ölümü tanımlamakla ilgili sorunları daha ayrıntılı bir biçimde ele alacağım.

Neye "ölüm" deriz?

Geleneksel olarak ölüm kalp ve solunum ölçütle­riyle saptanır. Kalp ve akciğer fonksiyonlarının geri dönüşsüz bir biçimde kaybolması (tümünden) ölü­mün göstergesidir. Hasta artık solumadığı ve kalbi at­madığı zaman ölüdür. 1950'lerin sonuna dek çarpan bir yürek, insan ve hayvan yaşamının temsilcisi idi. Ancak canlandırma uygulamaları, yoğun bakım dü­zenlemeleri ve organ aktarımı olanakları gibi tıp tek­nolojisindeki gelişmeler sonucunda, geleneksel kalp ve solunum ölçütleri giderek baskı altında kalmışlar­dır. Bu dunun, ölümü tanımlamayla ilgili tıbbi-etik ya­yınların büyük ölçüde artmasına yol açmıştır13. Bu. geleneksel ölçütlerin hemen terk edildiğini gösterme­mektedir. Örneğin Nederlands Tijdschrift voor Gene-


eskunde'nin (Hollanda Tıp Dergisi'nin) 1959 cildinde kalbi atmakla olan deserebre bir hastanın hâlâ yaşa­yan bir insan sayılıp sayılamayacağı sorusu üzerinde bir tartışma düzenlenmiştir14. Bu soruya evet ve hayır biçiminde yanıtlar verilmiştir. Ancak giderek, çarpan bir kalbin insanın canlı oluşundan çok, organın ken­disinin canlı olduğunu gösterdiği biçimindeki kanı, tartışmayı kazanmaya başlamıştır. Doktorlar, hukukçu­lar, siyasetçiler, filozoflar ve etikçiler için en önemli soru, yaşamın sonunun ne zaman ve nerede saptana­bileceğidir. Organ bağışı gibi yeni tıbbi gelişmelerden olabildiğince çok yararlanabilmek için, yaşamla ölüm arasındaki sınırı belirleyecek kesin bir ölçüte gerek duyuluyordu.

"Nerede" sorusuna yanıt olarak, beynin önemli ro­lünün kabul edilmesi çok zaman almadı. Artık ölüm, organizmanın bütünüyle işlevini kaybetmesi gibi gele­neksel bir açıklamanın ışığında görülmüyordu. Orga­nizmanın bağdaşık bir bütün olarak var oluşunun sona ermesi biçimindeki tümden ölüm tanımı anık yetmi­yordu. Beyin ölümü ölçütü ortaya çıktı. Beyin ölümü­nün üç tanımı bulunmaktadır: neokortikal beyin ölü­mü, beyin sapı ölümü ve tüm beyin ölümü.

Neokortikal beyin ölümünün tanımı, serebral kor-teksin işlevini geri dönüşsüz olarak yitirmesidir ki böylece canlı varlığı, canlı bir insan yapan şey orta­dan kalkar. Bu durumda beden, bitkisel düzeyde ya­şamayı sürdürür: solunum spontandır ve normal be­den ısısı ve kan basıncı sağlanabilir. Neokortikal be­yin ölümü tanımını savunanlar kişisel işlevlerini yürüt­mek için gereken koşullardan (örneğin bilişsel işlev­lerden) yoksun olan bireylerin ölü sayılabileceğini öne sürerler15-16. Bu yaklaşım bitkisel yaşamdaki has­talarda ve anensefaliklerde bitkisel düzeyde süren iş­levleri durdurma hakkını verebilir. Bildiğim kadarıyla Hollanda'da ölümün neokortikal beyin ölümü biçi­minde tanımlanmasına taraftar olan kimse bulunma­maktadır.

Beyin sapı, dolaşım, solunum, beden ısısı ve kan basıncı gibi vejetatif işlevleri ve bilincin canlılığını de­netler ve düzenler. Beyin sapı ölümünün tanımına gö­re, (beyin) ölümün gerekli ve yeterli öğesi beyin sapı­nın ölümüdür. Beynin daha üst bölümlerinde birtakım elektriksel aktiviteler ölçülse bile (EEG ile), beyin sa­pı ölümü olan hasta ölü olarak kabul edilir, çünkü beyin sapı ölümünün sonucunda kardiak arrest ve bunun sonucunda da dolaşım yetmezliğine bağlı tüm beyin ölümü kaçınılmaz olarak gerçekleşecektir, ölü­mün beyin sapı ölümü biçiminde tanımlanmasının or­gan bağışı uygulaması açısından elverişli bir tanım ol­duğu açıktır, çünkü bu tanım organların daha iyi bir durumda iken alınmasına olanak sağlamaktadır.

Tüm beyin ölümü, beynin tüm aktivitesinin geri dönüşsüz bir biçimde kaybetmesi demektir. Beyin te­rimi, serebrum, serebbelum ve medulla oblangalayı da kapsayan beyin sapını içerir. Kişi, bedeninin bir bütün olarak fiziksel ve mental işlevlerini bağdaştır­maya ve eşgüdümüne yönelik tüm yetkilerini geri dö­nüşsüz bir biçimde yitirirse ölü sayılır. Tüm kalp ve solunum işlevlerinin durması birkaç dakika içinde tüm beyin aktivitesinin geri dönüşsüz olarak kesilme-

sine yol açacağı için, beyin ölümü ölümün gerçek öl­çütü olarak kabul edilmektedir. Beyin ölümünün bu ölçütü (tüm beyin ölümü ölçütü) birçok Batılı bilimsel topluluk tarafından genel olarak kabul edilmiş ve or­gan aktarımının uygulandığı bu ülkelerin tümünün yasalarına girmiştir.

Ölümün en uygun tanımı konusundaki tartışma henüz sürmekledir. Her üç görüş de yayınlarda yer almaktadır17-18.Ölümün neokortikal beyin ölümü, be­yin sapı ölümü ve hatta tüm beyin ölümü olarak ta­nımlanmasına karşı olduklarını belirten birçok filozof ve teolog olmuştur ve halen de vardır. Beyin sapı ölümünün ölümün tanımı olarak kabul edilmesiyle il­gili karşı çıkışların çoğu beyin sapı ölümünün gerçek günlük yaşamda nasıl yaşandığı ile ilgilidir. Fiziksel olarak bütünlüğünü koruyan, görünüşü, beden ısısı ve rengi normal olan birinin ölü olduğunu kabul et­mek güçtür. Evans, belirli, somut ve görünür olanın, bazı durumlarda soyut, geri planda, kuramsal, neden­sel ve görünmez olanla ilgili olarak bize söylenen üzerinde yanıltıcı ahlaksal bir güç oluşturabildiğini sa­vunmaktadır19, ölümün tanımı bizi lam da bu duruma düşürmektedir. Bu açıdan bakıldığında akciğerlerin solunumu sürdürmesinin ve kalbin atmasının (yapay olarak sağlansa bile) anlamı ile ilgili sorular çok önemlidir. Bunlar yalnızca biyolojik kalıt-işlevler ola­rak görülebilir mi?

Seifert, ölümün, ancak kalp ve solunum etkinlikle­ri de içinde olmak üzere tüm yaşamsal bulguların tü­müyle ve geri dönüşsüz olarak durması ve tüm beyin enfarktüsünün gerçekleşmesi durumunda ortaya çıktı­ğını savunmaktadır. Ona göre beyin ölümü, insanın gerçekte ölümüyle hiçbir anlamda karıştırılmamalıdır. Beyin ölümü gerçekleşmiş kişilerin henüz canlı ol­duklarını savunmak anlamsız değildir. Onun savının temelinde, insanın tek ve değerli oluşu biçimindeki felsefi ve teolojik görüş bulunmaktadır. Buna göre, bir insan biyolojik olarak canlı olduğu ve bir bütün olarak işlevini sürdürdüğü sürece bir insan, birey ola­rak yaşar. Başka bazı organlarla karşılaştırıldığında beynin bütünleyici kapasitesi oldukça önemlidir. An­cak bu, organizmanın organik yaşamının bütünselliği­nin merkezinin beyin olduğu anlamına gelmemekte­dir. Seifert'e göre, beyin ölümü tanımının yasal ve tıb­bi kurallarda kullanılması kabul edilemez ve kesinlik­le reddedilmelidir20.

Bu tartışmadan öğreneceğimiz bir şey varsa o da, ölümün tanımını ve ölçütlerini çevreleyen bir belirsiz­liğin bulunduğudur. Yaşamla ölüm arasındaki sınırın belirsizliği hem bireyler için, hem de tümüyle toplum için kabul edilmesi güç bir olgudur. Birinin ölü mü, canlı mı olduğunu bilmediğimiz zaman rahatsızlık du­yarız. Kuşkusuz özellikle ölmekle olan kişinin çevre­sindekiler bu duyguyu paylaşırlar. Günümüzde belir­sizlikle ilgili bu duygular geniş ölçüde yaşanmaktadır. Beyin ölümü gerçekleşmiş bir kadın hastanın solu­num aygıtından ayrılması ile ilgili bir davada yargıcın şu sözlerini örnek olarak verebiliriz. Yargıcın kararına göre "Bu hanım ölüdür ve 21 Kasım 1976'dan beri ölüdür ve destek sistemleri ile yapay olarak canlı tu­tulmaktadır." (New York Times, 5 Aralık 1976). Bu tür

  1   2

sosyal ağlarda paylaşma



Benzer:

Batı kültüründe yaşamın sonu hakkında bazı düşünceler* iconBazi alacaklarin yeniden yapilandirilmasi ile sosyal sigortalar ve...

Batı kültüründe yaşamın sonu hakkında bazı düşünceler* iconBazi alacaklarin yeniden yapilandirilmasi ile sosyal sigortalar ve...

Batı kültüründe yaşamın sonu hakkında bazı düşünceler* iconYaşamın neredeyse sonsuz sayıda yüzünün her biri öğrenme üzerine...

Batı kültüründe yaşamın sonu hakkında bazı düşünceler* icon6111 sayili bazi alacaklarin yeniden yapilandirilmasi ile sosyal...

Batı kültüründe yaşamın sonu hakkında bazı düşünceler* iconBazi kanunlarda değİŞİKLİk yapilmasi hakkinda kanun

Batı kültüründe yaşamın sonu hakkında bazı düşünceler* iconBazi kanunlarda değİŞİKLİk yapilmasi hakkinda kanun

Batı kültüründe yaşamın sonu hakkında bazı düşünceler* iconSenaryo Entegrasyonu için düşünceler (Rev 0 06. 12. 2010)

Batı kültüründe yaşamın sonu hakkında bazı düşünceler* icon4458 sayili güMRÜk kanununun bazi maddeleriNİn uygulanmasi hakkinda karar

Batı kültüründe yaşamın sonu hakkında bazı düşünceler* icon4458 sayili güMRÜk kanununun bazi maddeleriNİn uygulanmasi hakkinda karar

Batı kültüründe yaşamın sonu hakkında bazı düşünceler* icon4458 sayili güMRÜk kanununun bazi maddeleriNİn uygulanmasi hakkinda karar


Tıp




© 2000-2018
kişileri
t.ogren-sen.com