Ruh sağlığı ile ilgili yasal ve yönetimsel sorunlar


t.ogren-sen.com > Doğru > Evraklar

Ruh sağlığı ile ilgili yasal ve yönetimsel sorunlar

N. Yasemin Oğuz

Özet

Summary


Bu makalede, ülkemizdeki ruh sağlığı uygulamalarını düzenleyen yasaların genel bir gözden geçirmesi yapılmıştır. Bu yasal düzenlemelerde var olan eksik ve tartışmalı yönler vurgulanmış, ruh hekimlerinin ve hastalarının yasa karşısındaki konumları incelen­miştir Ruh sağlığı alanındaki yasal düzenlemelerin yetersizliğinden yakınılan ve yeni yasa tasarıları öne sürülen bugünlerde var olan yasal yapıyı ve dayanakları bilmek önemli görünmekledir. Bu makalede özellikle vurgulanmaya çalışılan nokta ülkemizdeki çok genel yasaların yansıttığı "ruh hastası" tanımına dayanılarak çağdaş bir ruh sağlığı yasası hazırlamanın güçlülüğüdür.

Anahtar sözcükler: Psikiyatri, ruh sağlığı ile ilgili yasa

maddeleri, hukuk

Legislative and administrative issues in mental health

In this article, an overall review of the legislation which deter-mines practices in menial health in our country will be made. De­ficiencies and disputations in these legal structures will be emp­hasized and the position of psychiatrists and patients in the face of law will be discussed. As the complaints about the inadequacy of the mental health codes are constant and as there are new draft law proposals, it seems important to know the existing legal frame and bases A very basic point which is especially emphasized in this article, is the difficulty of preparing a modern mental health law based on the concept of "menially ill" that is reflected by the more general laws of Turkey.

Key words: Psychiatry, articles in legislation about mental health, law
Hukuk disiplininin tanıdığı en temel hak yaşama hakkıdır. Tüm öteki haklar ancak yaşama hakkı ger­çekleştiğinde anlam kazanır. Yaşama hakkı; kişinin fiziksel ve ruhsal bütünlüğünü koruyabilmesi, sürdü­rebilmesi, varlığının çeşidi etkilerle bozulmasına engel olabilmesi dernektir. Bu hak, kişiye başkasının yaşamı­na saygı göstermek, kendi yaşamına ve ruhsal bütünlü­ğüne karşı da saygılı olmak ve korumak görevini ver­mekledir. Bu hak doğuştan gelen bir haktır ve temel hak ve özgürlükler içinde en önemli hak niteliğini de taşımaktadır'.

Yaşama hakkının gerçekleşmesi için en önemli koşul sağlık hakkıdır. Sağlık hakkı kişinin toplumdan ve devletten, sağlığının korunmasını, gerektiğinde tedavi edilmesini, iyileştirilmesini isteyebilmesi ve toplumun sağladığı olanaklardan yararlanabilmesidir. Türk hukukunda 1961 Anayasası'nda 2. bolüm madde 14/Tde "Herkese yaşama, maddi ve manevi varlığını geliştirme haklarına ve kişi hürriyetine sahiptir" ve aynı Anayasasının 3. bölüm 49. maddesinde de "Devlet,


tıbbi bakım görmesini sağlamakla görevlidir" denile­rek bu haklar dile getirilmiştir1. Aynı madde 19S0 Anayasasında da korunmuştur (Madde 56).

Hukukun tanıdığı haklardan bir başkası ise kişilik hakkıdır. Kişilik hakkı mutlak bir haktır ve bireyin bu hakkının her durumda tanınmasını ve ona saygı göste­rilmesini yasalarla güvence altına almak, hukukun temel amaçlarından ve etkinliklerinden biridir. Bu hakkın çiğnenmesi hukuk açısından sorumluluğun ana öğesidir. Kişinin beden ve ruh bütünlüğü ile ilgili tüm durumlar onun kişilik haklarının bir parçasıdır. Bu nedenle de tıp etkinliğini yürütürken bu hakların göz önünde bulundurulması gerekir

Türk hukukunda tedavi iradesi hastaya aittir Hasta bu iradesini belli sınırlar içinde kullanması için he­kime vekâlet vermektedir Bu vekâletin geçerli olabil­mesi için hekimin hastanın onanımı (rızasını) alması gerekir. Onamın geçerli olabilmesi için hastanın onam vermeye yeterli olması (yasal işlem yapma yeterliği), bunu özgürce açıklayabilmesi, onamın yalnızca kapsa­mına giren konuda kullanılması ve hastanın bu konuda tasarruf hakkının bulunması gerekir.

Hukuksal metinlerimiz hekimin sorumluluğunu ve onun hukuka uygunluk koşullarından biri olarak haşlanın rızasını tanımlarken sürekli olarak onun vücudundan söz etmektedir. Hastanın üzerinde hakka sahip olduğu varlıkları betimlerken kullanılan sözcük­ler "beden", "vücut" ve "fiziksel bütünlük" terimleridir. Yalnızca sağlığın ve sağlık hakkının tanımlanması bağlamında ruhsal bütünlük terimi kullanılmıştır. Bu da bizi, hukuksal düzenlemelerimizin daha çok kişinin somut varlığı üzerinde somut gösterileri olan organik hastalıkları kapsadığı, özellikle cerrahi girişimleri vurgulayarak, onlarla ilgili sorunları çözmeye yönel­diği sonucuna götürmektedir. Bu hukuksal yaklaşım, yasa maddelerinin büyük bir bölümünde de ortaya çıkmaktadır, bu maddelerin ruh hastalarını (çağdaş psikiyatrinin tanımladığı ve sınıflandırdığı biçimde) ne ölçüde kapsadığı ve onlara ne ölçüde uygulanabi­leceği kuşkuludur.

A) Ruh hastaları ile ilgili yasalar

Türk hukuk sisteminde ruh hastalarla ilgili özel bir yasa bulunmamaktadır. Bu konuyla ilgili yasal düzenlemeleri farklı yasaların içinde tek tek maddeler biçiminde bulmaktayız. Mevcut yasalarda bulunan maddeler de çok sayıda ve açık değildirler 2,3.

Bu konudaki hukuksal düzenlemenin en önemli eksiği, onun psikiyatri alanındaki hastalıkları akıl has­talığı biçiminde tanımlaması ve bu sözcükle organik kökenli hastalıklarla psikozları kastetmesidir. Çağdaş

psikiyatrinin ruh hastalığı tanımı ile hukuk sistemimi-zin akıl hastalığı tanımının ve algılamasının örtüştüğü, hatta önemli ölçüde kesiştiği bile söylenemez.

Türk hukuku ruh hastasını iki açıdan ele almakta­dır Bunlardan birincisi akıl hastalarının kişilik hakla­rının korunması (Türk Medeni Kanunu), ikincisi ise toplumun akıl hastasının gerçekleşmiş ya da olası kötü davranışlarından korunmasıdır (Türk Ceza Kanunu.

Bu iki temel konuyu incelerken hukukun temel aldığı ölçüt ise akıl hastasının suç işleyip islememiş ol­masıdır.

Suç işlememiş akıl hastası kişilerin kendi istekleriyle sağlık hizmeti veren kuruluşlara başvurmalarına "ihtiyari" (isteğe bağlı) tedavi denir. Bu tedavi şeklinde sağlık birimlerine giriş ve çıkış hiçbir kavda bağlı değildir; bu konuda psikiyatrik hastalara özgü hiçbir yasal düzenleme bulunmamaktadır. Hastanın kendi isteğiyle hastaneye kabulü hekimin değerlendirmesi ve yatışa gerek görmesi ile olur Hastanın çıkışı da yatısı gibi kendi isteğine bağlıdır. Suç işlememiş bir akıl hastasının yasalar karşısındaki konumu, çoğu zaman herhangi bir hastadan farklı değildir. Onun kişilik hakları da mutlak bir hak olarak yasaca tanınmakta ve bunlara saygı gösterilmesi güvence altına alınmaya çalışılmaktadır. Herhangi bir tıbbi girişim gibi ruh hekiminin uygulamaları da, belli koşullar dışında ancak bazı gereklilikler yerine getirildiğinde bu hakla­rın her ortamda korunması zorunluluğuna uymakta ve hukuka uygunluk koşulunu sağlamakladırlar. Bu gerekliliklerin başında hastanın onamının alınması gelmektedir. Bu onamın hastanın özgür istencine da­yanması, herhangi bir baskının söz konusu olmaması, konuyla ilgili yeterli ve doğru bilgiye dayanması ve açıkça ifade edilmiş olması gerekmektedir Bu gerek­lilikler yerine getirilmediği ve kişilik haklan çiğnendiği zaman sorumluluğun ana Öğesi oluşmaktadır.

Hasta kendi isteğiyle hastaneye ya da herhangi bir sağlık birimine yattıktan sonra;

1, Tedavi bitine kadar kendi isteğiyle hastanede
kalabilir Eğer iyileşme gerçekleşirse ve hasta, çevresi
için tehlikelilik riski taşımıyorsa taburcu edilir. Kalıcı
bir hastalık söz konusu ise, uzun bir süre, kimi zaman
ömür boyu hastanede tutulabilir. Bazı hastalar böyle
bir uygulama hakkında görüş bildiremeyecek kadar
iletişim kaybı içindedirler. Bunlarla ilgili kararlan
vasileri verir. Bazı hastalarsa uzun süreli yatırmayı
kabul etmezler; o zaman hastanın durumuna göre
zorla yatırma söz konusu olabilir.

2. Hasta önce rıza verip tedaviye başlar, ancak
sonradan onu reddeden Bu durumda eğer tedavi ol­
maması halinde hastalıkta bir ilerleme ya da tehlike-lilik söz konusu olmayacaksa, hasta taburcu edilir;
bunun tersi durumunda zorla tedavi edilir.

3. Hasta tedaviyi kabul eder, ancak belli bir yön-teme rıza göstermez. Bu durumda, varsa öteki seçe­nekler tartışılır; ya da hasta ikna edilmeye çalışılır.

Bu noktada ruh hastası açısından en önemli özellik yukarıda "belli koşullar" biçiminde nitelendirilen durumlardır. Fiziksel hastalıkların söz konusu olduğu durumlarda, hastanın kişilik haklarını çiğnemeksizin, bazı gereklilikleri göz ardı etmeyi haklı çıkaran en önemli koşul bilinç kapalılığıdır Hastanın acil bir girişimi gerektirmesi ve bilincinin kapalı bulunması hekimi bu gerekliliklerin yerine getirilmemesinden doğacak sorumluluktan korur. Oysa akıl hastası için bilinç kapalılığı ender olarak acil girişimi gerektiren durumun bir öğesi konumundadır. Bu nedenle fizik­sel hastalıklar için sıklıkla "acil tedavi" terimi kullanı­lırken, akıl hastaları için "cebri (zorla) tedavi" terimi kullanılmaktadır.

Suç işlememiş akıl hastalarının kendi istekleri dışında tedaviye alınmasına cebri (zorla) tedavi denir Hastanın kendi irade ve arzusuyla başlayan bir tedavi de sonradan cebri tedaviye dönüşebilir. Cebri tedavi­nin amacı toplumsal güvenlik ve sağlıktır. Bu uygula­mayla hastanın kendisine karşı ve toplumun hastaya karşı korunması hedeflenmekledir. Cebri tedavide ön koşul hastanın hastalığının kendisi ya da çevresi için bir tehlike oluşturmasıdır. Ancak burada çok önemli bir etik ve hukuk sorunu ortaya çıkmaktadır. Ne yargıç ne de hekim bir hastanın kısa ya da uzun erimde bir tehdit oluşturup oluşturmayacağını nesnel anlamda bilemez. Bu nedenle tehlikeliliği değerlendirmek, özellikle kendisinden bilirkişi olarak bu konuda yanıt beklenen ve bu yanıttan sorumlu tutulan hekim açısından hem zor hem de sorunludur4.

Cebri tedavinin hukuk açısından önemi, bir kişinin suç işlemeden özgürlüğünden alıkonulması sonucunu doğurmasındandır. Kuşkusuz hukuk, bu tür tedavinin hukuk ve ahlak dışı amaçlarla kullanılabileceğini bil­mektedir. Onun için bu tedaviyi kesin ölçütlere bağla­mak için pek çok ülkede yasalar çıkarılmıştır Tehlike-lilik bu ölçütlerden yalnızca biri. ancak en önemlisidir. Bir başka ölçüt ise, bakımsızlıktan ölme riskinin bulunmasıdır. Bunun tedaviye gereksinim duyma ve yeti yitimi gibi daha geniş bir çerçeveye oturtulması da olanaklıdır.

Türk hukukunda bu konuda da açık bir kanun hükmü yoktur Ancak bazı kanunlarda bu tür tedaviyi olanaklı kılan düzenlemelerden söz edilmektedir5.

1. 14 Nisan 1930 tarihli ve 1471 sayılı Belediye Kanunu'nun belediyenin görevleri ile ilgili 2. fasıl 15. maddesinde "bırakılmış ve bulunmuş çocukları, delileri, dalanmış ve kudurmuşları, sokakta bayılanları, kazaya ve afete uğrayanları koruyup gözetmek; muvakkaten herhangi bir ameliye için iğfa veya istimal

edeceklere izin vermekle belediyeleri görevlendir­mektedir.

Aynı yasanın 45.. maddesi ise belediyelere "tesisat ve teşkilatı ve mahalleri sıhhat vekaletince tayin ve tasdik edilmek şartıvla tımarhane açma ve işletme yetkisi" vermektedir6.

  1. 14 Temmuz 1934 tarih ve 2751 sayılı Polis Vazife
    ve Selahiyet Kanununun 16 Haziran 1985 tarih ve
    3233 sayılı değişik 13. maddesi B bendinde "Uyuşturucu
    maddeleri alan. satan, bulunduran ve kullananları,
    halkın rahatını bozacak veya rezalet çıkaracak dere­cede sarhoş olanları veya sarhoşluk halinde bankala­rına saldıranları" ve D bendinde "Bir kurumda tedavi,
    eğitim ve ıslahı için kanunlarla ve bu kanunun uygula­masını gösteren tüzükle belirtilen esaslara uygun
    olarak alınan tedbirlerin yerine getirilmesi amacıyla
    toplum için tehlike teşkil eden akıl hastası, uyuşturucu
    madde ve alkol tutkunu, serseri veya hastalık bulaştıra-
    bilecek kişileri yakalar ve gerekli kanuni işlemi yapar.
    (...) Haklarında ıslah veya tedavi tedbiri alınması
    gerekenler ilgili kuruma gönderilir" denilmektedir.
    Bu hükme dayanarak polis kanunu ihlal etme
    ihtimali bulunduğunu düşündüğü kişilerle, hakkında
    bu yolda şikâyet bulunan kişileri önleyici tedbirler
    altına alabilir. Yine bu hüküm dış dünyaya zarar
    verebilecek, halkı zarara uğratabilecek davranışlarda
    bulunan akıl hastalarını akıl hastanesine kaldırmak
    için polise yetki vermektedir7,

  2. İl İdare ve Köy Kanunu'nda da "halkın huzurunu
    korumak" ve "acizlere vardım ve tedaviye ihtivacı
    olanlara tedavi imkânı" sağlamak yolunda hükümler
    bulunmaktadır. Bunlara dayanarak vali ve kaymakam
    devletin kolluk güçlerini akıl hastalarının tutulması
    ve tedaviye şevki ile görevlendirebilmektedir'.

Türkiye koşullarında psikiyatri kliniklerine yatırılan ve cebri tedavi kapsamında değerlendirilebilecek hastaların büyük çoğunluğu yasal olarak vesayet alıma alınmamış, ancak yakınları tarafından tedavilerine onam verilen hastalardın. Var olan yasalarda vesayet altında olmayan hastaların, hastaneye yatırma önerisine karşı çıktıklarında nasıl yatırılabilecekleri konusunda bir düzenleme bulunmadığından uygulama pragmatik bir tür uzlaşmaya dayanmaktadır. Bu durum kuşkusuz keyfi tutumlara açıktır.

Suç işlemiş veya işlememiş akıl hastalarının tedavi için getirildikleri akıl hastanesine bazı sorumluluklar veren yasalar da bulunmaktadır. Türk Ceza Kanunu'nun bu konuyla ilgili 5G0 ve 361. maddelerine göre "muhafazası altında bulunan akıl hastalarını serbest bırakan veya kaçtıklarını zamanında haber verme­yenler cezalandırılır" demekle, bu biçimde hastaneye getirilen hastaların hastanede tutulması konusunda hekimi ve hastane idaresini sorumlu tuttuğunu göster-

rnekte, aynı zamanda hekimi zorla tedavi konusunda karar veren kişi olmaktan çıkararak, zorla tedaviye ya da en azından zorla yatırmaya yasa koruyucunun kendisi karar vermektedir. Aynı yasanın 562. maddesi bu suçun hekim tarafından işlenmesini ağırlaştırıcı neden savmaktadır. Ancak akıl hastasının ailesine teslim edilmesi serbest bırakmak sayılmamaktadır Hastanın muhafaza için kime teslim edileceği ülkemiz açısından bir sorundur8. Medeni kanunun 355. maddesine göre akıl hastalığı sebebiyle hacir altına alınan birisi vasisinin denetimindedir. Bu maddede "başkasının emniyetini tehdit eden her reşit için vasi tayin edilir" demektedir. Ayrıca akıl hastaları için vasi tayin edile­ceği amir bir hükümdür ve her durumda vasi tayini gerekmektedir, 560. madde ancak bu koşulla işletile­biliri

Türk hukukunda akıl hastalan ile ilgili en açık hükümler suç işlemiş akıl hastalan ile ilgili olanlarıdır, ancak bunlar da büyük ölçüde tartışmalıdır. Suç işle­miş akıl hastalarıyla ilgili olarak Türk Ceza Kanunu'nun 46. ve 47. maddeleri bulunmaktadır. Bunların uygulanabilmesi için kişinin akıl hastası olup olmadığı, eğer akıl hastasıysa hastalığının derecesi önem kazan­maktadır. Bunların nasıl saptanacağı Türk Ceza Muha­kemeleri Usul Kanununda açıklanmıştır. Buna göre sanık (ya da onun temsilcisi) savcı ya da yargıç akıl hastalığı savını ileri sürebilmektedir10.

Türk Ceza Kanunu Madde 46, "Fiili işlediği zaman şuurunu veya harekâtının serbestisini tamamen kal­dıracak surette akıl hastalığına duçar olan kimseye ceza verilemez.

Ancak bu şahsın muhafaza ve tedavi altına alınması hazırlık tahkikatında Sulh Hakimi, ilk tahkikatta Sorgu Hakimi ve son tahkikatta vazifeli mahkeme tarafından karar verilir.

Muhafaza ve tedavi altında bulundurma müddeti şifaya kadar devam eder. Yalnız maznuna isnadolunan suç, ağır hapis cezasını müstelzi ise bu müddet bir seneden az olamaz.

Muhafaza ve tedavi altına alınan şahıs; muhafaza ve tedavinin icra kılındığı müessesenin sıhhi heye­tince, şifası tebeyyün ettiğine dair verilecek rapor üze­rine aynı kazai mercice serbest bırakılır.

Bu hususu ki rapor ve kararda, hastalığın ve isnadolunan suçun mahiyeti göz önünde tutularak, içtimai emniyet bakımından şahsın tıbbi kontrole ve muayeneye tabi tutulup tutulmayacağı, tutulacaksa müddet ve fasılası da gösterilir.

Tıbbı kontrol ve muayene; Cumhuriyet Müddeiu­mumilerince, kararda gösterilen müddet ve fasılalarla bu şahısların bulundukları mahalde yoksa en yakın
selahiyetli mütehassısı olan hastane sıhhi heyetlerine sevk edilmeleri suretiyle temin olunur.

Bu tıbbi kontrol ve muayenede nüks arazları göste­renler hâkim veya mahkeme kararıyla vinç muhafaza ve tedavi akına alınıp aynı muamelelere tabi tutulur­lar."

Madde 47; "Fiili işlediği zaman şuurunun veya harekatının serbestisini ehemmiyetli derecede azaltacak surette akli maluliyete müptela olan kimseye verilecek ceza aşağıda yazılı şekilde indirilir;

  1. İdam cezası yerine 15 seneden aşağı olmamak
    üzere ağır hapis.

  2. Müebbet ağır hapis yerine 10 seneden 15 seneye
    kadar ağır hapis.

  3. Amme hizmetlerinden müebbet memnuiyet
    verine muvakkat memnuniyet; cezalan hükmonulur
    Diğer cezalar üçte birden yarıya kadar indirilir."

Madde 48; "Suçu işlediği esnada arızi bir sebepten dolayı 46 ve 47 nci maddelerde münderiç akli maluliyet halinde bulunan kimseler hakkında a maddelerdeki ahkâm tatbik olunur.

İhtiyarı sarhoşlukla veya ihtiyari ile kullanılan uyuş­turucu madde tesiriyle işlenen fiiller bu madde hükmünden hariçtir"

B) Ruh hastası karşısında hekimin sorumlulukları

Bireylerin toplum içindeki yaşamını düzenleyen hukuk kurallarının kapsamına, insan yaşamını insanın sağlık ve yaşayışını etkileyen fiiller ve dolayısıyla he­kimle hasta arasındaki ilişkiler de girmektedir. Tıp açısından sorumluluk kavramını ele aldığımızda iki tür sorumlulukla karşılaşmaktayız. Bunlardan birincisi tıbbı sorumluluktur. Tıbbi sorumluluk, hekimin, diş hekiminin, eczacının, ebenin, hemşirenin, ilaç üretici­lerinin, sağlık teknisyenlerinin insan sağlığına yönelik eylemlerinden ve özel sağlık yasalarında düzenlenmiş suçlarından ötürü ortaya çıkan sorumluluklarını kap­sayan çok geniş sınırlara sahip bir kavramdır. İkincisi olan hekim sorumluluğu ise, hekimin meslek uygulaması ve etkinliği sırasında bilerek, dikkatsizlikle, ihmal yoluyla hastalarına verdiği zararlardan, hekimlikle ilgili yasalara uymamaktan, teşhis ve tedavide gerekli ve en son bilimsel yöntemleri uygulamamaktan, mesleğindeki acemiliğinden ötürü sorumlu tutulmasıdır.11,

Hekimle hasta arasındaki ilişkinin bir tür sözleşme niteliği taşıdığı genellikle kabul edilmektedir. He­kimin başladığı tedaviyi geçerli "meşru" nedenler dışında yanda bırakamaması, tedavi sonucunda ücrete hak kazanması bu sözleşmenin varlığının kesin nite­likleri olarak gösterilmektedir. Yine hekimin hastasına bakması, tedavi etmesi, bu sözleşmeyle olmakta ve hekim, hastasını özenle, sürekli durumu hakkında bilgi vererek ve aydınlatarak tedavi etme yükümlülüğü altına girmektedir.

Türk Borçlar Kanununun 41. maddesi hekimin varsayılan bu sözleşmeye aykırı davranması durumun­da karşı karşıya kalacağı yaptırımı şöyle belirler; ister bilerek isler ihmalle bir kişiye, hukuka aykırı olarak zarar verilirse, veren kişi zarara uğrayan kişinin zararını karşılamak zorundadır, yani sonuç tazminattır.

Hekimin, çalıştığı kurumun olanakları nedeniyle ortaya çıkan kusurları, kişisel bir tazminat konusu ola­maz. Ancak hekimin sağlık hizmetlerinin yürütülme­sindeki kusuru, özellikle çalıştığı kurumun olanakla­rından tamamen ayrılabilir nitelikte ise ve eylemindeki tıbbi noksanlık yalnız her türlü mesleki kurala değil, en basit vicdani emirlere de aykırılık derecesine gelmiş ise kişisel sorumluluk söz konusu olur

Hekimin hasta üzerindeki uygulamalarının hastada zarara yol açmadığı zaman bile hukukun genel ilkeleri açısından ve hukuka uygunluk yönünden dayanaklandırılması gerekmektedir Hekimin hasta üzerinde yerine getirdiği tüm girişim ve işlemlerin hastanın kişilik hakkını zedeleme olasılığı vardır. Bu nedenle hekimin eyleminin hukuka uygunluğu önemli bir tartışma konusudur Hekiminin eylemlerinin suç olmadığı, çünkü bu gibi fiillerin hastanın rızası ile gerçekleştirildiği savı, hekimin eyleminin hukuka uygunluğunun dayanaklarından biri ve belki de en önemlisidir. Rıza olmaksızın yapılan tıbbi müdahale­lerde ise hekimin kasten veya taksirle gerçekleştirdiği sonuçtan sorumlu olacağı ve sonucun başarılı olması halinde dahi fiilin suç sayılacağı kabul olunmaktadır. Rızanın hukuka uygunluğu sağlayışının gerekçesi şöyle açıklanmaktadır: "Kişinin kendi menfaat ve haklarında bilerek ve isteyerek tasarrufu başkalarının tasarruf sa­hasına tecavüz sayılmadığı için, kamu düzenini boz­maz; kamu düzeni kişinin rızası ile ve onun menfaati için yapılan fiillerin suç olarak kabul edilmesini gerek­tirmez".

1219 sayılı Tababet ve Şuabatı Sanatların Tarzı icrasına Dair Kanun'un 70. maddesi "Tabipler... yapa­cakları her nevi ameliye için hastanın, hasta küçük veya tahtı hacirde ise veli veya vasisinin evvelemirde muvafa­katini alırlar Büyük ameliyat cerrahiler için bu muvafa­katin tahriri olması lazımdır (Veli veya vasisi olmadığı veya bulunmadığı veya üzerinde ameliye yapılacak şahıs ifadeye muktedir olamadığı takdirde muvafakat şart değildir). Hilafına hareket edenlerden alakadarın şikayetine bağlı olmak şart ile on liradan iki yüz liraya kadar hafif cezayı nakdi alınır" denilmektedir'".

Ancak kişinin kendi vücudu üzerindeki haklan da yaşam hakkı ve sağlık hakkı gibi çok temel haklarda olduğu biçimde sınırlıdır Bu nedenle tek başına rıza, hukuka uygunluğu sağlayamaz. Hekimin eyleminin hukuka uygunluğunu sağlayan temel dayanak tıp biliminin ve uygulamasının hukuk düzenine aykırı

olmaması ve bunun hekimin fiilinin hukuka aykırı olmadığı sonucunu doğurmasıdır. Hekimin buna dayanarak yaptığı eylem bir hakkın kullanılmasından oluşmaktadır ve bu nedenle hukuka uygundur'.

Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi 13/1 maddesinde "Tabip... ilmi icaplara uygun olarak teşhis kovar ve gereken tedaviyi tatbik eder Bu faaliyetlerin mutlak surette şifa ile neticelenmemesinden dolayı, deonto-lojik bakımdan muaheze edilemez" demektedir.

Hukuk açısından hastanın onamının aranmadığı özel durumlar özel kanunlarla açıklanmaktadır Buna dayanarak, onamın hukuk açısından hekimin hakkı kullanmaya dayalı eylemindeki hak öğesini tamamla-yan, onun uygulanışını sağlayan bir unsur olduğunu söyleyebiliriz. Hekimin sorumsuzluğu esasta hakkın kullanılmasına dayanmakla birlikte, onun bu hukuka uygunluk sebebinden yararlanabilmesi için, kanundu belirtilen özel haller dışında hastanın rızasını alması gerekir. Rızanın bir başka özelliği de hakkın sınırlarını belirlemesidir1.

Rızanın hukuk açısından kabul edilebilir olması için hastalığını ve tedavi usullerini bilen, bunların tehlikelerini karşılaştırıp değerlendirebilen hastadan alınmış olması gerekir Bunu "hastanın yeterli olması gerekir" biçiminde de özetlemek olasıdır.

Bir kişinin yeterliği olduğundan söz edebilmek için bazı koşulların varlığı gereklidir. Bunlardan belli bir vaş (reşit olma), temyiz kuvveti (ayırtım gücü) ve fiil ehliyetine kısıtlılık getiren bir mahkeme kararının olmamasıdır1.

Tıbbi kararlara katılma konusunda yeterlilik, kişinin karar alma sürecine katılabilmesi için gereken anlama ve değerlendirme yetilerine sahip olmasıdır. Hekim her hastada ve hastalığın çeşitli aşamalarında yeterlilik değerlendirmesi yapmalıdır.

Vesayet altında bulunanlar konusunda bu alanda önemli bir sorun vardır. -Medeni Kanun vesayet altına almanın şartlarını geniş olarak göstermektedir. Akıl hastalığı, akıl zayıflığı, israf, ayyaşlık, suihal, suiidare, bir sene ya da daha uzun süre hürriyeti bağlayıcı bir ceza ile mahkum olma, ihtiyarlık, maluliyet, tecrübesiz­lik vesayet için gerekli şartlardır. Bu bağlamda belirti­len vesayet sebepleri daha çok kişinin malvarlığını korumak için konulmuştur. Kişinin sağlık ve hayali üzerindeki hakkı gibi şahsa sıkı suretle bağlı haklara uygulanmaları, bu hakların alanını önemli ölçüde daraltmak olacaktır. Bu nedenle bu konu tartışmalıdır.

Vesayet altında olanların vasilerinden rıza alına­caktın Akıl hastası şayet vesayet altına alınmışsa, hasta­lığın tam ya da kısmi olduğuna, haşlanın hastanede yatırılmış olup olmadığına veya şuurlu ya da şuursuz bir halde bulunup bulunmadığına bakılmaksızın, vasisinin tıbbi müdahale için rızası aranacaktır. Şayet

tıbbi müdahaleye tabi tutulacak kişi henüz vesayet altına alınmamış bir akı] hastası ise, bunun şuursuz olması halinde hekim, hastanın akrabalarından en yakınına muvafakat için başvuracaktır. Hastanın bilinci yerinde bir akıl hastası olması halinde ise rızası yeterli olacaktır1.

Tıbbi müdahalenin yapılabilmesi için gerekli rızanın verilmemesi halinde Medeni Kanun'un 404, maddesi gereğince hâkim kararına başvurulabileceği gibi, acele durumlarda doğrudan doğruya müdahale de edilebilir9.

Bazı durumlarda onam önemli değildir. Salgın ve bulaşıcı hastalıklar, zührevi hastalıklar böyle durum­lardır Bu gibi durumlarda toplumun yararı kadar bireyin yararı da amaçlanarak hasta zorla ya da onamı alınmadan tedavi edilebilmektedir. Akıl hastalarının bir bölümü de bu gruba girmektedir. Daha önce belirttiğimiz gibi bu durumun temel belirleyicileri tehlikelilik ve bakımsızlıktan ölme riskidir.

Tıbbi müdahalelerde bulunmanın hukuka uygun­luğunun nesnel sınırı "tıp meslek ve sanatının gerektir­diği şekilde hareket edilmesi, tecviz edilemeyecek mes­leki bir hatanın yapılmaması, fiilin kanunlara, toplum­daki ahlaki inanışlara aykırı olmamasıdır." Bu sınır, Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi'nin 13/1 ve 13/2. maddelerinde "Tabip... ilmi icaplara uygun olarak teş­his koyar ve gereken tedaviyi tatbik eder" ve 'Tababet prensiplerine ve kaidelerine aykırı veya aldatıcı mahi­yette teşhis ve tedavi yasaktır11 biçiminde dile getiril­miştir11.

Tıbbi müdahalelerde bulunmanın hukuka uygun­luğunun nesnel sınırı ise tedavi amacının bulunma­sıdır Bunu da Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi 13/3. maddesinde "Tabip,... teşhis, tedavi veya korumak gayesi olmaksızın hastanın arzusuna uyarak veya diğer sebeplerle akli veya bedeni mukavemeti azaltacak herhangi bir şey yapamaz" biçiminde belirtmiştir. Bu sınırları aşan hekimin eylemindeki hukuka uygunluk özelliği ortadan kalkar ve sorumluluk ortaya çıkar.

Hastanın rızasının alınmaması durumunda, bu rıza ile korunan hukuki menfaat (hastanın özgürlüğü ve kişiliği) çiğnenmiş olur ve suç oluşur. Bu suçun faili hekim, mağduru hasta ya da onun vesayet altında olduğu durumda veli veya vasisidir. Hareket; her nevi

ameliyeden önce hastanın rızasının alınmaması veya

büyük cerrahi ameliyelerden önce yazılı rızanın alın-mamasıdır. Bu bir İhmali suç oluşturur Bu suç ancak şikayet olduğu zaman cezalandırılır. Şikayete hakkı olanlar hasta ve hasta küçük ya da vesayet altında ise veli veya vasisidir. Ancak şikayet hakkı kişiye sıkı sıkıya bağlı bir hak olduğundan, küçük veya vesayet altındaki kimse de anlama ve isteme kabiliyetine sahip olduğu takdirde şikayette bulunabilir1.

Herhangi bir şikayet halinde, uygun biçimde rıza alınıp alınmadığı konusunda ispat külfetinin kime ait olacağı, hukuk açısından tartışmalı bir durumdur. Genellikle kabul edilen hekimin hukuka uygunluk sebebinin varlığından istifade etmesi dolayısıyla ispat yükünün ona düşeceğidir'4.

Hastanın kendi iradesiyle hekimi rıza alma yükünden kurtarması, acil durumlar, hastanın zaten bilgi sahibi bulunduğu durumlar, bilgi verilmesinin hasta­nın hayatını veya sağlısını ya da üçüncü kişileri çok ciddi biçimde tehlikeye düşürebileceği durumlarda hekim hastanın istediğini göz ardı ederek tedavi ve girişebilir14.

Hekimin sır saklama yükümlülüğü de önemli bir hukuksal ve etik sorundur Tıbbi Deontoloji Nizamna-mesi'nin 4, maddesinde "Tabip ve diş tabibi, meslek ve sanatının icrası vesilesi ile muttali olduğu sırları kanuni mecburiyet olmadıkça ifşa edemez' denilmek­tedir13. Bu durumda hekim başta yasal zorunluluklar olmak üzere çeşitli durumlarda hastanın sırrını açıkla­mak zorunda kalabilir. Bu zorunluluk ve onun sınırları özellikle ruh hastası söz konusu olduğunda önemlidir. Ruh hastası ile kurulan ilişkinin başlangıcında hekim bu zorunluluktan söz etmeli, ona hekimle paylaşacağı bilgiyi seçme olanağı tanımalıdır.

Sonuç olarak ülkemizde ruh sağlığı alanını düzen­leyen yasaların yetersiz olduğu vurgulanabilir. Yazarı­nız bu yetersizliğin, kavramsal düzeyi kapsamayan ve ruh sağlığı alanının özgünlüğünü yansıtmayan, yüzey­sel düzenlemelerle aşılamayacağı kanısındadır. Bu nedenle yazıda çağdaş bir ruh sağlığı yasa tasarısının çerçevesi oluşturulmaya çalışılmamıştır. Bu çerçeve kapsamlı bir çalışmayla ve en kısa zamanda oluşturul­malı ve hazırlanacak çağdaş yasa ivedilikle yürürlüğe sokulmalıdır. Ancak şimdiki durumda var olan ve geçerli bulunan kimi yasal düzenlemelerin de yete­rince bilinmediği ve onlara uyulmadığı açıktır. Bu durumun bugün değilse yarın ruh hekimlerine kimi yaptırımlar getirebileceğine dikkat çekilmelidir.

Kaynaklar

1 Bayraktar K. Hekimin tedavi nedeniyle cezai sorumluluğu. I, baskı. İstanbul:Sermet Matbaası 1972.

2 Oğuz Y. Klik açısından ruh sağlığı alanındaki yasal Türk Psikiyatri Dergisi 1993; 4: 304-306.

3 OğuzY, Demir B. Hukuki ve etik yönüyle zorla hastanaye yatırma 1993:4:367-371.

  1. Özek Ç, Köknel Ö. Suç işlememiş akıl hastalarının ihtiyari
    tedavisi. Akıl hastalarına karşı cemiyetin müdafası. I. baskı,
    İstanbul: Sulhi Garan Matbaası 1958; 134-150.

Sayıl Ir Acil psikiyatri. 1. baskı. Ankara: Ankara Üniversitesi
Yayınları 1987; 141-144

.

sosyal ağlarda paylaşma



Benzer:

Ruh sağlığı ile ilgili yasal ve yönetimsel sorunlar icon1 Ruh Sağlığının Tanımı ve Ruh Sağlığı Bilgisinin Önemi

Ruh sağlığı ile ilgili yasal ve yönetimsel sorunlar iconİşverenin iş sağlığı ve güvenliği hizmetleri ile ilgili yükümlülükleri

Ruh sağlığı ile ilgili yasal ve yönetimsel sorunlar iconİşverenin iş sağlığı ve güvenliği hizmetleri ile ilgili yükümlülükleri

Ruh sağlığı ile ilgili yasal ve yönetimsel sorunlar iconİşverenin iş sağlığı ve güvenliği hizmetleri ile ilgili yükümlülükleri

Ruh sağlığı ile ilgili yasal ve yönetimsel sorunlar iconTürkiyede kürtaj yasası kürtaj yasal mı? Türkiye'de kürtajın legal...

Ruh sağlığı ile ilgili yasal ve yönetimsel sorunlar iconRuh Sağlığı Açısından Sürücü Davranış Analizi

Ruh sağlığı ile ilgili yasal ve yönetimsel sorunlar iconÜlkemiz, henüz bir ruh sağlığı yasasına sahip ol­

Ruh sağlığı ile ilgili yasal ve yönetimsel sorunlar iconEge Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Anabilim Dalı

Ruh sağlığı ile ilgili yasal ve yönetimsel sorunlar iconBu form kişinin kendisi/yasal temsilcisi,18 yaş altında ise velisi/yasal...

Ruh sağlığı ile ilgili yasal ve yönetimsel sorunlar iconBu form kişinin kendisi/yasal temsilcisi,18 yaş altında ise velisi/yasal...


Tıp




© 2000-2018
kişileri
t.ogren-sen.com